25 Temmuz 2018 Çarşamba

Paris Noir et Blanc

     Eylül ayının son günlerinde çıkıyoruz; adı aşkla anılan dillere destan şehri görmeye. Uçak sabahın erken saatlerinde, öyleyse bir gece önce İbis Tuzla’da konaklamalı. Sorunsuz bir uçuşun ardından, Orly havalimanında kavuşmanın sevincini baltalayan bir kuyruk var önümüzde. Bir saatten uzun süren pasaport kontrolü için bekleyiş tamamen düş kırıklığı. Daha bununla bitmiyor elbette. Bize sınırsız ulaşım hakkı sağlayacak Navigokart’ı almak için hemen dışarıdaki bilet gişesinin önündeyiz. Tabii ki ellerinde kalmamış(!) Kurnazlıkla, bizi Paris merkeze yönlendiriyorlar, satıp hemen Orly Bus biletlerini. Otobüsteki ten rengi farklı iki yolcunun yer tartışması da tuz biber yorgun zihinlerimize.  Nedense hiç hayal ettiğimiz gibi başlayamadık bu şehre.

7 Nisan 2018 Cumartesi

Berlin İçinde Berlin


Yaz ortası, bu şehrin tam zamanı. İner inmez Shönefeld Havaalanına, ilk işimiz Berlin Welcome Card’ı almak. İkincisi de işte buradayız diye kondurmak yüzümüze kocaman bir gülümseme. Gerisi; takip etmek önümüzden akıp giden valizli insan selini.  Sağa sola savrulup, kırk takla atmak yok bizdeki gibi. Uzunca bir tünelin ardından şehir merkezine giden tren peronunun tam önündeyiz. Doğru yön-doğru tren ikilisini tuttursak da ilkinde, aktarmadaki hatamızı bir an önce fark edip, S-Bahn ve U-Bahn acemiliğimizi atıyoruz üzerimizden.

1 Nisan 2017 Cumartesi

Kare Kare Viyana



            İlkbaharın son günlerini taçlandırma niyetindeyiz. Sabiha Gökçen’deki kısa bir kapı numarası değişikliği telaşının ardından, sonunda Schwechat Havaalanındayız.  Çıkışta gözlerimiz shuttlebuss arasa da bulamıyor, otobüs duraklarındaki tabelalardan çok da bir mana çıkaramıyoruz. El mecbur karşımıza çıkan ilk taksiye yüklerken eşyalarımızı,  Tokat’lı  şoförümüzün kısa bir şehir bilgilendirme turunun ardından 35 Euro’ya ulaşıyoruz şehir merkezindeki Novotel’e.  Daha kapıya varmadan burun burunayız bir bisikletli ile.  Otel elbette ki aşina olduğumuz, tüm standartlarımızı rahatlıkla karşılayan kalitesiyle yine.

30 Ocak 2017 Pazartesi

Kayıp Paranın İzinde Roma


Balkonumuza sarkan erik ağacı tomurcuklanırken, güneş bize hadi çıkın diye göz kırpıyor. Biz de uçuyoruz; tüm yolların çıktığı şehre. Gökyüzünde geçen iki buçuk saatin ardından Fiumicino havaalanındayız. Sabiha Gökçen’deki kargaşadan eser yok. Kapıdan çıkar çıkmaz, hemen ilerideki ATAC firmasının otobüsleri ile varmak için merkeze, kişi başı 5 euroya alıyoruz biletlerimizi. Kızımıza ‘bambino bambino’ diye seslenen görevli eşliğinde biniyoruz otobüse. Yaklaşık 50 dakikalık bir yolculukla, Kare Colosseum, Eataly avm, Caius Cestius Piramidi ve Colosseum’un yanından geçerek varıyoruz tren istasyonu Termini’ye .

17 Eylül 2016 Cumartesi

Hop On Hop Off Barselona

Koca bir kış kapıdan girmek üzere, son bir kaçamak yapıp sıcak bir yer ararken haritanın üzerinde; gözümüze çarpan şehir sendin Barcelona. Nasıl olur nasıl gidilir, alışmışız bir kez araba ile gezmeye, uçak bize biz uçağa yabancı, olsun bir de böyle deneyelim demiş yola koyulmuşuz bile. İstanbul’da bir gecelik konaklamanın ardından arabayı otoparka bırakıp, Sabiha Gökçen havalimanından, ben ve kızım ilk kez çıkıyoruz bulutların üzerine. Babamız tecrübeli tabii, bizdeki heyecan ve şaşkınlık ise göklerde. Yaklaşık üç buçuk saat süren yolculuğumuzun ardından Barcelona Al Prat airportta; bir gün öncesine kadar bize hayalmiş gibi gelen şehrin havalimanındayız. Şimdi ilk işimiz Booking.com’dan aldığımız BW Premier Hotel Dante’ye ulaşmak. Biz de bizden önce giden gezginlerin izinde deneyelim diyoruz Aerobus ile merkeze ulaşımı. Yaklaşık kişi başı 5.9 euroya varıyoruz Universitat durağına.  Muntazam diogonal yapının içinde, otele ulaşmak için tek yapmamız gereken geçtiğimiz sokakların sayısını aklımızda tutmak. Güler yüzle karşılanmış olmanın verdiği rahatlıkla odamıza yerleşiyor ve biraz dinlenip, çıkıyoruz şehrin kalbinin attığı La Rambla’ya ya da diğer adı ile Las Ramblas’a.

24 Mayıs 2016 Salı

Arabayla Gidişte Budapeşte


           Yeni bir ülkeye daha yine merhaba!  Novi Sad’ı pürüzsüz uzun bir otobanın sayesinde çoktan geride bıraktık Macaristan sınır kapısındayız derken, ileride yaşanan muhtemelen göçmenlere dair bir sorun nedeniyle kapatılan Röszke-Horgos sınır kapısıyla  karşı karşıyayız. Ufak bir bocalama anından sonra ‘Tompa’, ‘Tompa’ kelimelerinin sık geçtiği cümleler, elimizdeki harita ve navigasyondan anlıyoruz ki bir diğer kapıya yönlendiriliyoruz. Moralimiz biraz bozulsa da, ancak bu sayede görebiliyoruz seni; belki de dünyanın en şirin kasabası ‘’Subotica’’. Yaklaşık 40 km uzaklıkta, harika evlerin, inanılmaz güzellikte bahçelerin, bisiklet sürücüleri için ayrılmış özel yolların olduğu sanki bize bir tablonun içinden geçiyormuşuz hissi veren sevimli mi sevimli Subotica’nın sonunda vardık Tompa sınır kapısına. AB tarafından gönderilmiş Alman görevlilerin de denetimiyle sıkı bir denetimin ardından sendeyiz Macaristan. Hemen ilerideki gişelerden otoban kullanım ücretini ödeyip gözlerimiz cama yapıştırılacak bir belge ararken öğreniyoruz ki evrakı sadece aracımızda bulundurmanın yeterliymiş. Önümüzde hız sınırının 130 km/h olduğu, kısa bir yol birleşimi dışında şehir merkezine kadar uzanan koca bir otoban. Ve otobanın hemen bitiminde karşımıza çıkıveriyor güzelliği ile bizi büyüleyen Budapeşte.  Sanki bir rüyadayız, evet buradayız.

29 Mart 2016 Salı

Arabayla Gidiş Belgrad, Novi Sad, Niş


Sabırsızlıkla beklediğimiz üç ayın ardından yine bulduk kendimizi yolda. Görünürdeki nihai hedefimiz Budapeşte olsa da asıl nedenimiz var olmak yollarda. Eski bizi geride bırakıp, yeni bir bize yolculuk biraz da. 

20 Ocak 2016 Çarşamba

Arabayla Gidince Bükreş, Köstence


            Varmak kadar keyifli, yolda olmak. Balçık’la noktaladığımız Bulgaristan sınırını, yine küçük bir kasabayla Mangalia ile açıyoruz Romanya’da. Sanıyorduk ki, Dereköy’den sonra başka bir sınır kapısı beklemiyor bizi. Ama Romanya Schengen ülkelerine dâhil olmadığı için yine sınır kontrolündeyiz. Yanıbaşından Avrupa Birliğine üye ülkelerin araçları rahat rahat geçerken, kuyrukta beklemek insanın gücüne gitmiyor değil hani.   Romanya sınır görevlileri, Bulgarlara göre daha rahat, daha neşeli. Buranın da kendine ait Rovanet isimli vinyeti varmış, ama cama yapıştırılan türden değil, sadece evrakı aracımızda bulundurmamız yeterli. Bu bizim yabancı bir sınırdan başka bir yabancı sınıra ilk geçişimiz. Ufukta kıyıyı göremeyen, okyanusa açılmış gemi gibiyiz.

22 Aralık 2015 Salı

Yine arabayla Burgaz,Varna


Yeni bir yer, yeni bir yol, yeni bir heyecan için yine çıktık yollara. Sofya dönüşünden beri gitmenin hayali içerisindeydik. Karadeniz’ i bir de batıdan görelim dedik,  kimilerimiz kuzeyden görmek için can atsa da… Tekirdağ, trafik sigortası işlemleri için en çok bir saatimizi alır derken, plakanın yeni kaydı nedeniyle dört-beş saat tur attırdı bize çarşısında. Neyse ki karanlığa kalmadan çıkabileceğiz yola. Dereköy sınır kapısına kadar yol muhteşem; çift şeritli, düzgün zeminli. Hiç böyle bir sınır kapısı hayal etmemiştim. Kuş uçmaz, kervan geçmez derler ya… Birkaç araç ve sakin, hallerinden memnun görevliler. Biz de çıkmadan son hazırlıklarımızı yapıyoruz. Bina içerisindeki mescitte namazlarımızı kılıp, Tekirdağ köylülerinden aldığımız enfes kirazları dışarıda bir köşede oturup midemize indiriyoruz.  Küçük bir kontrol noktası ve hemen ilerisinde yine küçük; Bulgaristan sınır kapısı. Devasa boyutlardaki koyu yeşil ağaçların arasından, korku tünelini andıran, bol virajlı, daracık yol, kesinlikle gündüz geçilmeli. Hem manzaranın tadı çıkarılmalı hem de yol da oluşan, uçuruma sürükleyebilecek küçük heyelanlardan kaçınılmalı… Kimse gelmesin, kimse gitmesin diye mi böyle anlamadık? Bu ilk hayal kırıklığımızı, ileride ancak korku filmlerinde ya da kâbuslarımızda görebileceğimiz, tüyleri ürperten, bakımsız iki köyle perçinliyoruz. Bir an acaba geri mi dönsek diye düşündüğümüzü hatırlıyorum. Bu iki köyden aklımda kalan tek renk gri… Hatta grinin yüz elli tonu. Yeni bitmiş bir savaşın rüzgârını takip ediyoruz sanki, çocukların yüzleri bile gri. ‘’Piyanist’’ filminde başroldeyiz… Bulgaristan bu köylerini Avrupa Birliğine girerken unutmuş gibi. Tek isteğim, arabadan inmek zorunda kalmadan buradan uzaklaşmamız. 50’ li yıllardan kalma bir Rus kamyoneti yolun ortasında kaza yapmış ve yan yatmış.  Kurtarma ekiplerinin yanından yavaşça geçerek yüreğimiz ağzımızda yola devam ediyoruz. Bu iç karatıcı manzaraya nazaran çok iyi durumda olan ilk akaryakıt istasyonundan vinyetimizi alıp hızlıca uzaklaşıyoruz. Karadeniz’in havasını hissettiren, dar ormanın içine gizlenmiş bu korkunç keyifli yolu, sonunda alabildiğimiz navigasyon sayesinde, Burgas Primoretz Otel de sonlandırıyoruz. Bize kalsa bu karışık şehir girişini bulmakta zorlanırdık. Zaten akşam olmak üzere, otelin havuz ve spa kısmı da harika deyip, dışarı çıkmaktan vazgeçiyor ve günün yorgunluğunu sulara bırakıyoruz. Şehrin üzerinden güneşin batışını, limandan gelen martı sesleri eşliğinde izleyip, heyecanla ertesi sabahı bekliyoruz.  Açıkçası geldiğimiz yola ziyadesiyle değdi…

28 Ekim 2015 Çarşamba

Arabayla Plovdiv-Sofya


Sonunda seni bulabildik Plovdiv…Eski adıyla Flibe olan bu güzel Bulgaristan şehri bizim ilk göz ağrımız oldu. Günübirlik Rodos ve  Batum  şehirleri gezisi dışında ilk kez yurdumuzdan farklı bir yerde gözlerimizi açacağız yeni doğan sabaha…Kafamıza koymuştuk bir kere, kendi aracımız ve kendi çabamızla gezecek kendi gözlerimizle görecektik yeni yerleri… Kapıkule’den sonra çift şeritli dar bir yoldan ucuz kaşar tabelalarının olduğu köylerden geçe geçe 2 saatte vardık Plovdiv şehrine…Vardık varmasına ama ne nazlı şehir bu Flibe…Kaç kez geçtik seni baştan başa , nasıl da pişman olduk navigasyon almadığımıza…Ta ki bir alışveriş merkezinde soluklanıp, oğluna; ‘ Efe’  diye seslenen bir anneye şehrin girişini sorana kadar. Meğerse gezilip görülmesi gereken eski şehir yeni şehrin üstüne saklanmış… Bir günde gezer, geceye Sofya’ya ulaşırız derken bizi öylesine içine çekti ki; burada bir gece kalmalıyız dedik. Önce arabamızı eski dar sokakların, taş yolların olduğu bir aralığa park edip Osmanlı evleriyle dolu sokaklarında bir süre gezindik. Soluduğumuz nefeste tarihin ve sanatın kokusu gizlenmişti sanki… Heykeller ve resimler öylesine renk katmıştı ki şehre; ne fazla ne de eksikti… Duvarları resimlerle süslü eski binaların olduğu yollardan yürüye yürüye vardık Cumaya camisine… Namazlarımızı kıldıktan sonra caminin imamı ile görüşmek de nasip oldu. Ondan cami ve şehirle ilgili birkaç bilgi, nerede ne yemek güvenlidir ile ilgili birkaç tüyo alıp belki de şehrin en hareketli caddesinde başladık yürümeye… Caminin hemen yanında eskiden antik tiyatro şimdi ise restoran olarak kullanılan, bir kısmı yeraltında gizlenmiş bir yapıdan, bakalım burada ne varmış diye dolaşıp çıktık ve başladık sağlı sollu dükkanların ve birbirinden güzel binaların olduğu trafiğe kapalı Knyaz Aleksander caddesinde yürümeye… Keşke kışın soğukta gelseydik diye diye ,sanki yolumuzu şaşırıp bir defilenin ortasında yanlışlıkla podyuma çıkıvermişiz gibi hissettiğim ama içimizden birinin halinden hiç şikayetçi olmadığı güzellerle dolu Knyaz Aleksander caddesinde yürümeye…. Birkaç hediyelik eşya, birkaç da dışarıdan bize ilginç görünen dükkanları keşfettikten sonra, caddenin ortasında bizi karşılayan Mc Donald’s dan dondurmalarımızı alıp soluklandık..İlk kez fişteki şifre ile lavabonun kullanımını burada öğrenmiş olduk.